| YAŞANMIŞ BİR OLAY |
|
|
|
| Kezban Güçlü tarafından yazıldı |
| Cumartesi, 11 Nisan 2009 17:42 |
|
YAŞAMIN KIYISINDAN Çok eskiden hasretlerin, mektupların, saygının, hürmetin, yeşilliğin, ormanlığın çok olduğu, karların köy evlerinin önünü kapatıp tünellerle evlerden evlere gidildiği zamanlarda İç Anadolu’da en kuytu en dipte dededen kalma baba ocağını tüttüren dört çocuklu bir aile varmış. Son model arabaların lüks giyimli dilberlerin atlas yaşamların var olup da onların bir dilim somun ekmeğin bile varlığından haberi olmayan yüzlerce sefil aileden sadece biri. Hayatta kalabilen dört çocuk. Diğerleri ya hastalıktan, ya yokluktan ya da zayıf cılız bedenlerine yenik düşmüş. Mitil yaşamda güçlü tohumlar anca kalmış hayatta. Baba tahtadan adam yapan ama can veremeyen bir marangoz ustasıymış. Ünü tüm köylerde söylenirmiş. Her işi olan, evlere çağırırmış onu ama o zamanda her yerde kıtlık, fakirlik olduğundan para yerine bir urupla buğdaya, bir çuval una yarım teneke yağa çalışır, eve getirdikleriyle yettiği kadar idare ederlermiş. Ağalara paşalara çalıştığında sabun, patates, soğan, un, bebelerine iki üç senede bir üst baş alırmış. Anne disiplinliymiş. Sözünün eri, erine bile zaman zaman hükmeden bilgin, erkek gibi bir kadınmış. Köylülerin, erkekli kadını başı dara düştüğü zaman hemen hatunun yanına gelir akıl danışırlarmış. Üzerinde nereye giderse gitsin Hükümet konağına bile kama taşıdığından lakabına (kamalı) derlermiş. Çocuklar büyüdükçe, her aile gibi sıkıntılarda çoğalmış. Dört ayrı kişilik dört ayrı karakter . . Üç oğlan bir kız. Büyük oğlan bencil hep bana diyenlerden hantal çalışmasını sevmeyen biriymiş. Kız çocuğu anasına bak kızını al tadında küçük yaşta bile erken olgunlaşan aileyle birlikte yoksullukla omuz omuza savaşan kerimelerdenmiş. Sıradaki oğlan çocuğu pek garipmiş. Sessiz temiz küçük ama mangal gibi yüreğe sahipmiş. Her zaman nedense küçükler hep el üstünde tutulur. Büyüklerin hakkını yiyerek de olsa yokluk içinde de olsa yaramazlıklara göz yumulur. En küçüğü de öyle olmuş, on üç on dört yaşlarında köylerinin civar köylerinin kızlarına göz koyup hovardalık yaparmış. Baba başı belaya düşmesin diye ilk önce onu evlendirecekmiş ama para olmadığı için oda vaziyeti anlayıp kendine göre bir kız ayarlayıp kaçırınca, masrafsız en küçükleri en başta evlenmiş. Çok önceden köylerde üç beş yedi çocuk yapıldıktan sonra işleri merkeze düştüklerinde birde nüfus müdürlüğüne uğrarlar, kaç çocuk varsa kayıt ettirirlermiş. Fazla masraf olmasın diye bizim marangoz babamızda öyle yapmış. Memur sormuş; - Amca kaç çocuğun var? - Dört. - Doğum tarihlerini söyle. - Bilmiyorum büyük oğlan o sene çok yaman bir kış olmuştu ya her yer donmuştu soğuktan kırılmıştık, o sene doğdu.
Memur yanındaki yardımcısına yaz der. 13 Aralık 1930. - Öbür çocuğun amca.? - Oda memur bey ekinlerin biçildiği aydı. Memur, - Yaz oğlum. 24 Ekim 1931
Diğerleri artık memurun inisiyatifine kalmıştır.30 Kasım 1933. 1 Mayıs 1935 Sonra baba gücünün yettiği kadar alacağını alıp köyüne dönmüş. Aile yıllarca kendi yağıyla kavrulurken, bir gün askerlik şubesinden bir kâğıt gelmiş. Ne hikmetse büyük oğluyla, mangal gibi yüreğe sahip oğlunu aynı anda askere çağırmışlar. Baba bir büyük oğluna birde küçük oğluna bakmış. Nerdeyse çocuklarının arasında beş altı yaş fark varmış. Ne yapsın emir büyük yerden sesini çıkaramamış. İki zavallı çocuk o zamana kadar köyün dışında hiçbir yer bilmezlermiş. Beraber askerlik şubesine gidip teslim olduklarında, şubedekiler küçük oğlana;
- Buraya kadar niye geldin ağabeyin yalnız gelemiyor muydu? deyince , - Yok Demiş - Bende askerim beni de çağırdılar. Neyse garibime her bir taraftan asker kıyafeti bulmaya aramaya başlamışlar. Ama ne giyse elbisenin içinde elleri kolları ayakları mangal yüreği kayboluyormuş. Kimin umurunda giyindirip gönderecekler ama komutanlardan azar işiteceklerinden ölçülerini alıp terzide asker elbisesini bacaklarından kollarından küçültüp giydirmişler, garibimi hazır etmişler komutanın karşısına.
Ve komutan onu görür görmez; - Oğlum sen daha çok küçüksün nasıl askerlik yapacaksın? demiş . O günden sonra o sert olması gereken hükümet adamı gizli saklı diğer askerlere belli etmeden bir babacan tavırla en hafif işlerde en kolay yerlerde kullanmış küçük askeri. Üç yılda da askerde büyümüş güçlenmiş okumayı yazmayı öğrenip herkesin sevgisini kazanmış. Abisi zaten cin fikirli korumasını bırak, doğru dürüst yüzüne bile bakmamış kardeşinin. Üstelik askerlik yaptığı sürece daha da kurnazlığa aklı çalışmış. Zaman sonra teskerelerini alıp köylerine döneceklerinde yine ağabey yarı yolda bırakmış garibi. - Ben köye gitmiyorum sen git anama babama benim büyük şehirde çalışacağımı söyle. demiş . Ayrılmış bizim garipte artık okuma yazma öğrenmenin gururuyla kendine güveni geldiğinden bu sefer emin adımlarla köyünün kazasına kadar yalnız tek başına çıkıp gelmiş. Üç yıldır ne köyünü ne babasını nede gardaşlarını hele hele anasını görmediğinden hasreti de bir o kadar büyümüş yüreğinde. Kazada tanıdık bir köylüsüne rastlayınca hoş sohbet ten sonra tek tek tanıdıklarını sormuş özlemle.. Filanca nasıl? - İyi -Gardaşlarım nasıl? - İyi -Babam nasıl? - iyi -Anam nasıl? -Uzun bir sessizlik -Anam nasıl? -Bilmiyorum -Nasıl bilmiyorsun? - İşte demiş ben o işe karışmam. Garibin mitil yaşamdan aldığı ilk ölümcül darbeymiş bu. Çocuksu bakışlı babamın masum hayatından sadece küçük bir kesit, kimine göre masal tadında kimine göre bir kalem ucunda. Mitil ailemizden günümüzde hiçbir karakter yaşamadığından bana göre de uzun ince yolda bir varmış bir yokmuş iki kapılı bir handa… KEZBAN GÜÇLÜ
|
| Son Güncelleme: Pazar, 12 Nisan 2009 12:30 |











