mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün54
mod_vvisit_counterDün89
mod_vvisit_counterBu Hafta331
mod_vvisit_counterBu Ay814
mod_vvisit_counterTüm Gün54450
Şu anda 2 konuk çevrimiçi

DUYURU PANOMUZ

Yeni Sayfa 1
İGDECİK KÖYÜ İĞDECİK KÖYÜ WWW.İGDECİK.NET: MERHABA SEVGİLİ İĞDECİKLİ CANLAR BİLİYORSUNUZKİ 12 EYLÜL HALK OYLAMASI VARDIR OYUNUZUN RENGİ NE OLURSA OLSUN SANDIKLARDA BULUNUNUZ


SİTEMİZE ÜYE OLUNDUKTAN SONRA MSN NİZE GELECEK MSJ DAN SONRA O MSJ ONAYLAMANIZ GEREKİYOR AKSİ TAKTİRDE SİTEMİZE ÜYE GİRİSİNİZ ONAYLANMIYOR VE OTOMATİKMEN YAPTIGINIZ KAYIT SİLİNİYOR BU YÜZDEN SİTEYE ÜYE OLDUKTAN SONRA MSN İN EMAİL BÖLÜMÜNE GELN MSJ LA O MSJ ONAYLAMANIZ GEREKİYOR BİLGİNİZE



YÖNETİM

SİTE YÖNETİMİ OLARAK ÜYELERİMİZİN BAYRAMINI KUTLAR SAGLIK ESENLİKLER DİLERİZ NİCE BAYRAMLARA



SEVGİLİ CANLAR SİTEMİZDE SORUMLULUK ALA BİLECEK CANLAR ARIYORUZ BİZİMLE SİTEMİZİ BİRLİKTE YÖNETMEYE ADAY ARKADASLAR YÖNETİMDEKİ CANLARLA İRTİBATA GEÇİNİZ SİTE YÖNETİMİ
       İĞDECİK KÖYÜ

TAKVİM


ANADOLU ŞİİRLERİ PDF Yazdır e-Posta
HASAN BİLGİLİOĞUL tarafından yazıldı   
Perşembe, 06 Mayıs 2010 21:25

           !!! Bu Ödev www.odevsec.com Arşivinden İndirilmiştir !!!

 

ANADOLU

Beşikler vermişim Nuh'a

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,

Anadoluyum ben,

Tanıyor musun ?

Utanırım,

Utanırım fukaralıktan,

Ele, güne karşı çıplak...

Üşür fidelerim,

Harmanım kesat.

Kardeşliğin, çalışmanın,

Beraberliğin,

Atom güllerinin katmer açtığı,

Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,

Kalmışım bir başıma,

Bir başıma ve uzak.

Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım...

Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.

Köroğlu'yu,

Karayılanı,

Meçhul Askeri...

Sonra Pir Sultanı ve Bedrettin’i.

Sonra kalem yazmaz,

Bir nice sevda...

Bir bilsen,

Onlar beni nasıl severdi.

Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı

Minareden, barikattan,

Selvi dalından,

Ölüme nasıl gülerdi.

Bilmeni mutlak isterim,

Duyuyor musun ?

Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip...

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne - üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının...

Dayan kitap ile

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile

Dayan rüsva etme beni.

 

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım,

Oğullarım var gelecekte,

Her biri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun ?                             

 Ahmet ARİF 

 

 

 

ANADOLU BAHAR

İlkbaharı geldi Anadolu'nun,

Silifke'de çiçek açtı nar şimdi.

Her tarafı yeşillendi Bolu'nun,

Sultandağı benek benek kar şimdi.

 

Eğri yollar yaylaların kuşağı

Çayır, çimen sevgililer döşeği,

Hora teper Sürmene'nin uşağı,

Dadaşların oynadığı bar şimdi.

 

Durgun çayı köpüklendi Daday'ın,

Palmiyeler zümrüt tacı Hatay'ın

Çukurova cennetidir bu ayın;

Aydın ili efelere dar şimdi.

 

Gönül dile gelir kaval sesinde.

Boz martılar düğün yapar Mersin'de,

Isparta'nın renk renk gül bahçesinde

Bülbüllerin neşesini gör şimdi.

 

Cıvıl cıvıl, sessiz duran yuvalar,

Kelebekler birbirini kovalar.

Halı gibi nakışlandı ovalar...

Bölük bölük sarı, yeşil, mor şimdi.

 

Aşıklar diyarı Elbistan ili ..

Olur bu mevsimin bağ-ı İrem'i,

Her çeşmenin üç-beş tane güzeli,

Her çiçeğin bir arısı var şimdi.

 

Çıkıp baksan Çamlıca'nın başına,

İki kıt'a bir boğazda aşina...

Karakoç'um, gel, yorulma boşuna,

İstanbul'u tarif etmek zor şimdi ...

                             

Abdurrahim KARAKOÇ 

 

 

 

 

 

 

ANADOLU AKŞAMI

Bir mektup parçası

Sevgilim, ne kadar hüzünlü bilsen

Bu ölgün akşamın ölgün bestesi ,

Uzak tepelerden, dağlardan esen

Aşina olduğum rüzgarın sesi .

 

Gölgeler içinde ağaçlar yorgun ,

Her tarafta yetim bir tevekkül var .

Sanki fısıldıyor Anadolu'nun

Uyuyan ruhuna ninniler rüzgar ..

 

Sürüler iniyor karşı bayırdan ,

Günün son ışığı vurmuş dereye .

Bir Muğla türküsü yükseldi kırdan :

"Ayşem, aygın baygın Ayşem, nereye ?"

                               

Halit Fahri OZANSOY 

 

 

 

 

ANADOLU SEVGİSİ

Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,

Hele boz dumanlar çekilsin de gör

Her haftası bayram, her günü düğün;

Hele yaylalara çıkılsın da gör ..

 

Bilmezsin ovalar nasıldır bizde;

Kağnılar yollarda yoncalar dizde...

Saydıklarım damla değil denizde,

Hele bir ekinler ekilsin de gör ..

 

Görmedin sen bizim mavi suları,

Karlar eriyince kırar yuları...

Köpük olur beyaz, sel olur sarı;

Hele taştan taşa dökülsün de gör ..

 

Sen bizim köyler görmedin ki hiç..

Yolları toz, çamur, evleri kerpiç

O kirli kabukta, o en temiz iç;

Hele bir yakından bakılsın da gör ..

 

Anlamaz bilmezsin sen bizim halkı;

Sevgiyi bulasın yakına gel ki..

Kalıplar gerçeği göstermez belki,

Gönül perdeleri sökülsün de gör ...

                               

~ Abdurrahim KARAKOÇ  ~

 

 

 

 

 

 

 

 

ANADOLU HASRETİ

Titrek sahillere güneş doğunca,

Gözlerim, görünmez dağları selamlar...

Buruşur elimde bir sarı gonca,

Ruhuma bir çamın şebnemi damlar ..

 

İçinden bir gümüş çağlayan geçer.

Bağları gül kokan bir cihan geçer,

Şafaklar içinde karşımdan geçer

Tarlalar, çardaklar, çatlamış damlar ..

 

Gurbet işledikçe şu uzun yıla,

Gözümün yaşında ürperir sıla,

Gönlüm dolaşırken yana yakıla,

Ovada sabahlar, dağda akşamlar ...

                              

~ Ömer Bedrettin UŞAKLI   ~

 

 

 

AH ANADOLU'M

 

Nuri Can

Yükledin yükümü gurbet ellere

Dur diyen olmadı ah Anadolu'm

Kor düştü yanıyor bak yüreklere

Su veren kalmadı vah Anadolu'm

 

Çağlari

Kafeste bülbül gibi zar ağlarım

Yaş silen olmadı ah Anadolu'm..

Zay olup gitti de gençlik çağlarım

Hal bilen olmadı vah Anadolu'm

 

Nuri Can

Dalımda bir heybe gözyaşı dolu

Uzadıkça uzar gurbetin yolu

İstersen ardımda çalma davulu

Gidenler dönmüyor ah Anadolu'm

 

Çağlari

Pir Sultan'lar misali sürgündeyim

Gel diyen olmadı ah Anadolu'm..

Yol vermezki dağlar yare gideyim

El veren olmadı vah Anadolu'm

 

Nuri Can

Dağların başına duman sis çökmüş

Her geçen bu yolda gözyaşı dökmüş

Bakarım yavrular boynunu bükmüş

Gitmek zor geliyor ah Anadolu'm

 

Çağlari

Gurbetin kahrı zorumuş zor meğer

Yiğit namerde baş eğer mi eğer

Beden burda,gönül sılada gezer

Yol bulan olmadı ah Anadolu'm

Nuri Can

Çekeriz çileyi çekeriz kahrı

Adımız garibe çıkmıştır gayrı

Anadan babadan bacıdan ayrı

İçimiz kanıyor ah Anadolu'm

 

Çağlari

Bilmem kader firgat,bilmem tecelli

Yıllardır bitmedi gurbet mecali

Gözümde tütüyor  yarin hayali

Kar Veren olmadı vah Anadolu'm

 

Nuri Can

Kimi zevk peşinde sefaya dalmış

Kimisi yokluktan derten bunalmış

kimi sakat kimi arada kalmış

Yoksulluk ar geliyor vah Anadolu'm

 

Çağlari

Nasıl kıydılar bize kim yolladı

Bizde insanız bu ülke evladı

Yurt oldu bize ellerin hoyradı

Ömrümüz bitiyor ah Anadolu'm

 

Nuri Can

Hainler maskeyi yüzüne çekmiş

Doğrunun gözleri ırmakmış selmiş

Yiğitler namerde boynunu eğmiş

Gücümüz yetmiyor ah Anadolu'm

 

Çağlari

Ölümden korkum yok ya ayrılık bor

Gün be gün eriyorum kar gibi yar

İçim yanıyor  volkanlar gibi kor

Alevsiz dumansız vah Anadolu'm ...

                             

~ Nuri CAN - Aşık ÇAĞLARİ 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANADOLU
Dağlarında petek petek balın var 
Binbir derde deva gonca gülün var 
Kanlı ırmakların, çamlı belin var 
Dünya cennetimsin ey Anadolu ! 
 
Ay parçası, selvi boylu kızın var 
Ceylanın var, ala geyik, kuzun var 
Davulun var, kavalın var, sazın var 
Dünya cennetimsin ey Anadolu ! 
 
Ömür yetmez, bağlarında gezmeye 
Kalem yetmez, sırlarını yazmaya 
Zaman yetmez, tarihini kazmaya 
Dünya cennetimsin ey Anadolu ! 
 
Kem bakanın dersi hemen verilir, 
Yan bakanın boynu yandan vurulur, 
Bu vatan bizimdir, bizden sorulur 
Dünya cennetimsin ey Anadolu ! 
 
Güverteden seni gözleyen şaddır. 
Gurbetlerden seni özleyen şaddır. 
Şehit sevdasını gizleyen şaddır. 
Dünya cennetimsin ey Anadolu ! 
 
Vatanlar içinde seçtiğim vatan, 
Dört yöne ufuklar açtığım vatan, 
Uğrunda canımdan geçtiğim vatan, 
Dünya cennetimsin ey Anadolu ! 
 
Kırkpınar'da peşrev yapar kırkımız, 
Türkü söyler, varsağımız, türkümüz 
Allah’tandır, bir tek bizim korkumuz 
Dünya cennetimsin ey Anadolu !
 
Benim gibi senin de bir sızın var 
Nabzını dinledim, ince hüzün var 
Yine sıcak kalbin, gülen yüzün var 
Dünya cennetimsin ey Anadolu ! 
                               
~ Orhan Seyfi ŞİRİN  ~

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇUKUROVA KOŞMASI

Ben Çukurova'yım

Ovaların, bereketin anası

Denizim ak

Güneşim sıcak ,

Bilebilir misin ?

Sen

Destursuz giren yabancı

Alabilir misin başağımın altın rengi avuçlarına

İnsanların perçinli

Kaderimi yazgımı

Silebilir misin ?

Ben Çukurova'yım

Ben Anadolu'yum

Ben Dünya

Dolabilir misin gönlüme

Seviler ozanı Karacaoğlan koşmasıyla

Öfkemi sevgimle yoğurdum

Anadolu'yum ben

Toprağım ...                   

~ İsmail ARSLAN 

 

 

ANADOLU DOLUYUM

Ben çöller fırtınası

Ben anaların yası

Ben tarihlerin yoluyum ..

 

Vurulmuş saldırmışım

Düşeni kaldırmışım

Gariplerin sağ koluyum ..

 

Türkü söyler dillerim

Nasırlıdır ellerim

Ben söğütlerin dalıyım ..

 

Ben gönüller bekçisi

Dertlerin emekçisi

Ben Anadolu doluyum ..

 

Ben dünlerin yarını

Köroğlu'nun torunu

Ben Çamlıbel, ben Bolu'yum ..

 

Yüreğim Çatalca'dır

Bakışım kartalcadır

Ufuklara sevdalıyım ..

 

Türkü söyler dillerim

Nasırlıdır ellerim

Ben söğütlerin dalıyım ..

 

Ben gönüller bekçisi

Dertlerin emekçisi

Ben Anadolu doluyum ...                     

 

~ Uğur IŞILAK 

 

ANADOLU
Kuvvetlidir Türk'ün kolu,
Doğruluktan her bir yolu ,
Baştan başa Türk’le dolu ,
Anadolu, Anadolu ..
 
Türk çocuğu küçük yaştan ,
Ekmeğin! söker taştan .
Kurtulmuştur yeni baştan ,
Anadolu, Anadolu ..
 
Çalışmanın vardır tadı ,
Tembelliğe alışmadı ,
Türk cennetinin bir adı :
Anadolu, Anadolu ... 
                               
~ Aka GÜNDÜZ  ~

 

 

 

ANADOLU'M

Harmanı var dövülecek,

Kızları var övülecek.

İnsanları hep gülecek,

Benim güzel Anadolu’m.

 

Varlığın Türk varlığına,

Armağandır Anadolu’m.

Senin için varım, yoğum,

Helâl olsun Anadolu’m.

 

Ay yıldızlı bayrağınla,

Övünürüz Anadolu’m.

Varlığın ki ömre bedel,

Benim güzel Anadolu’m ...

                               

~ Mehmet EROL 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANADOLU'YUM BEN

 

Benim adım Anadolu!

Nice yiğitlerin koyun koyuna yattığı,

Dolu dizgin tayların oynaştığı,

Toprak renginin sevgi olduğu vatan benim..

 

Kavalın ateşinin yürek dağladığı,

Bahar türkülerine çırpınan mendilin dokunduğu,

Kaneviçedeki nakış benim.

Nazlı gelinlerin alnındaki ter,

Yiğidin kolundaki kuvvet benim..

 

Sazlarda benim türküm söylenir,

Bana ağıtlar yakılır,

Çünkü uğruna can verilen kutsal benim..

 

Yunus'ların, Pir Sultan'ların, Hacı Bektaşi'lerin harman olduğu,

Erenlerin yangınına çare olan derman benim..

 

İnsanlık savaşları benim kucağımda kan- revan oldu

Şecerelerin yazıldığı tarih benim..

 

Ben Anadolu'yum!

Yaşım insanlık- dünya yaşına eş

Adem'le doğdum,İsa'yla büyüdüm,Muhammed'le olgunlaştım

Her gün bir Ali'yle , bir Ahmed'le doğan kader benim..

 

Burada hüsrandır toprağın teni,

Sevdadır gözbebeklerinden akan,

Ağlamaktır acının ah-u zar nirengi,

Her çilenin taş diye basıldığı sine benim..

 

Ben bazen sarp kayalardan kopan zılgıt,

Bazen Munzur'un eteklerindeki kar,

Bazen Fırat'ın azgın seli,

Her şeye rağmen ben yine benim.

Elbette bir gün dönerim

Anadolu Anadolu diye...                            

Cihan BAŞHAN 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BU VATAN KİMİN

Bu vatan toprağın kara bağrında

Sıradağlar gibi duranlarındır.

Bir tarih boyunca onun uğrunda

Kendini tarihe verenlerindir.

 

Tutuşup kül olan ocaklarından,

Şahlanıp köpüren ırmaklarından,

Hudutta gaza bayraklarından

Alnına ışıklar vuranlarındır.

 

Ardına bakmadan yollara düşen

Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan

Huduttan hududa yol bulup koşan,

Cepheden cepheyi soranlarındır.

 

İleri atılıp sellercesine

Göğsünden vurulup tam ercesine,

Bir gül bahçesine girercesine,

Şu kara toprağa girenlerindir.

 

Tarihin dilinden düşmez bu destan,

Nehirler gazidir, dağlar kahraman,

Her taşı yakut olan bu vatan,

Can verme sırrına erenlerindir.

 

Gökyay'ım ne yazsan ziyade değil

Bu sevgi bir kuru ifade değil,

Sencileyin hasmı rüyada değil

Topun namlusundan görenlerindir ...                             

Orhan Şaik GÖKYAY 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAN DUVARLARI

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
Ellerim takılırken rüzgarların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına,
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Bu ıslakla uzayan, dönen kıvrılan yollar.
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir rüzgar ince ince,
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine
Yol, hep yol, daima yol... bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir koy var, ne bir evin hayali
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Ara sıra geçiyor bir atlı, iki yayan
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyordu,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine,
Bir sarsıntı... uyandım uzun suren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu;
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı,
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor,
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı,
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler...
Yatağimin yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burada yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı
Ben garip çizgilere uğraşırken baş başa
Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
*On yıl ayrıyım Kınadağı’ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben*
Altında da bir tarih. Sekiz mart otuz yedi..
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme arkadaş
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına
Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk
Soğuk bir mart sabahı...Buz tutuyor her soluk
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide
Şıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla
Bu geçit sanki yazdan kişi ayırıyordu
Burada son fırtına son dalı kırıyordu
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı *İste Araplıbeli*
Tanrı yardımcı olsun gayri yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.
Bizden evvel buraya inen uç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor
Kimi haydut kimi kurt masalı anlatıyor
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri
Çicekliyor duvarı ocağın akisleri
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor
*Gönlümü çekse de yarin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgarın önüne katılmışım ben*
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu@daydık
Bir han yorgun argın tatlı bir uykudaydık
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım.
Başucumda gördüğüm su satırlarla yandım
*Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı’mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Şatılmış’ım ben*
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında
Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmazında
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı
Bahtına lanet olsun aşmadıysan bu dağı
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna
Post verenler yabanın hayduduna kurduna
Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu
Hancı dedim bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi
Hana sağ indi ölü çıktı geçende
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar
Dönmeyen yolculara ağlayan yaşlı yollar
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları...
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

 

 

 

BİNGÖL ÇOBANLARI
Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.
Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum.
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların,
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
Görmediği gün ayni pınardan doldurup testimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla.
Okuma yok,yazma yok, bilmeyiz eski yeni,
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini,
Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,
Dolaştırıp dururuz ayni daüssılayı.
Anam bir yaz gecesi dogurmus beni burda,
Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;
Su karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,
"Suma"mın başka köye gelin gittiği akşam,
Gün biter, suru yatar ve sararsan bir ayla,
Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.
_Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al,
Diye hıçkırır kaval:
Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun,
Daima eğeceksin başkalarına boyun;
Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,
Yamaçlarda her aksam batan güneşe karşı
Ucan kuşları düşün, gecen kervanları an,
Mademki kara bahtın adını koydu çoban!
Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,
Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden
Anlattı uzun uzun.
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Nadir duyabildiği taze bir heyecanla,
Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına,
Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına.

 

 

 

 

 

CANIM İSTANBUL

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,
İstanbul...

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta şaha kalkmış Fatih´ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

O manayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul,
İstanbul...

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca´da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tambur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i...

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

Gecesi sümbül kokan
Türkçe’si bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul...

Necip Fazıl KISAKÜREK

 

 

SANA BANA VATANIMA ÜLKEMİN İNSANLARINA

"Telgrafın tellerini kurşunlamalı"
öyle değildi bu türkü bilirim.
Birde içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazen gelmesi beklenen bazen ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.
Gamdan dağlar kurmalıyım,
Kayaları kelimeler olan.
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Bastan aşağı ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.
İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer bir de annelerin kalbinde annelerin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken kapı önlerinde
Yada çamaşır sererken bahçelerde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüsü bir trafik kazasında
Can veren oğulların.
Birde gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Yada melal denizi parkların issiz yerlerinde
Örneğin Hint okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.
Nice aksamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.
Birde baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru tekerleri
Yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz bir bas kayması ile görülen
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.
Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarında sızan kan daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
Mavzerini demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mahpushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü.
Güzler bilirim ülkeme dair
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
Kalbim gibi
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
Titreyen kenar mahalle çocukları
Bir sıcak somun için yalın kat bir don için
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi

Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş,soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi mümbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle bekler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.
İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı salonlarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır
Müslüman yürekler bilirim daha
Kızdı mi cehennem kesilir sevdi mi cennet
Eller bilirim haşin hoyrat mert
Alınlar görmüşüm ki vatanimin coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabi
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır
Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanim milletim tüm insanlar kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adin gelmeli
Adin kurtuluştur ama söylememeliyim.
Cankuşum, umudum, canım sevgilim.

Erdem Beyazıt

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anadolu Gerçeği

Yalın ayaklarınla koştun mu tarla tarla
Duydun mu çıplak toprağın, çıplak insanın yasını
Ağlayan kadınlarla, ihtiyarlarla
Yaşadın mı bir yağmur duasını
Boz bulanık ırmaklarda çimdin mi
Kulak verdin mi yürekten kavala, saza
Bir ipek seccade üstünde gibi, huzurla
Durdun mu toprakta namaza ?

Bilir misin köylerde akşam olunca
Çekilir el ayak ortalıktan...
Bir hüzünlü ay doğar karanlığa sapsarı.
Başlar bir ağıt gibi sulardan, kapılardan
Kurbağa feryatları, köpek ulumaları...

Geceleri süt kokan, gübre kokan evleri
Topraktır hep damları, duvarı kerpiç...
Seferberlik yıllarını dinlerken ürpererek
Tandır başlarında uyudun mu hiç?

Kış günleri trenlerle geçtin mi uzak köylerden
Gördün mü dehşetini, tipinin karın...
Çektin mi hiç acısını istasyonlarda
Tandır ekmeği satan, yumurta satan
Yarı çıplak çocukların...

Kılığın kıyafetin sarmadı beni
Söylediğin türküler bizim türkümüz değil
Başka çeşmelerden doldurmuşsun tasını
Yüreğinde nakış yok, acı yok bizden
Bulutlar rahmetini kesmeden yavaş yavaş
insanlar selâmını esirgemeden
Savuş git içimizden...

Yavuz Bülent Bakiler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye’m, Anayurdum, Sebebim, Çarem!

Ben, kağnılarla yaylılarla büyüdüm geldim
Çocuk yüreğimi yakan türküler dinleye dinleye.
Mahzun kağnılarla, nazlı yaylılarınla
Ve tozlu yollarınla sevdim seni Türkiye!

O tezek topladığım kırlar, yaylalar...
Başına oturduğum, yemek yediğim atandır.
Türkiye'm, anayurdum, sebebim, çarem...
Taşına toprağına vurgunluğum bundandır...

Akşam karanlığıyla başlardı kurbağalar
Susar gökyüzü kadar, dinlerdim biteviye.
Gecemi besteleyen cırcır böceklerinle.
Kurbağa seslerinle sevdim seni Türkiye!

Bir Peygamber sofrasıydı soframız:
Biraz tandır ekmeği, biraz çökelek...
Yoksulluğunla da bağlandım kaldım sana
Mecnunlar gibi üstelik.

Yağmurlar başlayınca, odalarımız damlardı
Dizlerini döve döve ağlardı anam.
Şimdi kırkikindiler boyunca sırılsıklam
Küçük kerpiç evlerin çıkmaz aklımdan!

Türkiye'm! Hasretim! Kınalı türküm!..
İçiçe güzellik, uc uca kahır
Yüreğimi bin parçaya bölseler
Her parçası yine seni çağrışır.

Yavuz Bülent Bakiler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sivas'ta Yoksul Çocuklar

Sivas'ta Ulu Cami avlusunda çocuklar
yalvaran gözlerle etrafa baka baka
açıyorlar küçük esmer avuçlarını:
-emmilerim sadaka!emmilerim sadaka!

hükümet konağı'nın yanında biri
bir kemik kalmış bir deri...
"boya-cila yimbeş,boya-cila yimbeş!"diye ağlıyor
ve daha fırça bile tutamıyor elleri

garipler pazarı'nda körpe çocuklar
yorgunluktan güzelim elleri al al...
öldüren bir çığlık dudaklarında:
-boş hamal!boş hamal!boş hamal!...

nane satan,su satan yetim çocuklar
şarkı söyleyemediler,güneşe,aya...
biliyorum ne masal dinlemeye doydular
ne oyun oynamaya...

Bezirci'de,Yüceyurt'ta,Altıntabak'ta...
çocuklar var incecik yüzleri nurdan.
ama toz-toprak içinde elleri ayakları
oyuncakları çamurdan...

ve günahkar çocuklar,suçlu çocuklar
mahkeme salonunda bakarım dizi dizi.
bu suç bizim suçumuz,bu günah bizim
affedin bizi.

gökteki yıldızlar kadar sayısız
ah yurdumun kimsesiz ve yoksul çocukları
anladım farkınız yok koparılmış başaktan!
alın bu gözleri benden,alın bu yüreği artık
utanıyorum yaşamaktan.

Yavuz Bülent Bakiler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anadolu Sevgisi

Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,
Hele boz dumanlar çekilsin de gör.
Her haftası bayram, her günü düğün,
Hele yaylalara çıkılsın da gör.

Bilmezsin ovalar nasıldır bizde;
Kağnılar yollarda, yoncalar dizde...
Saydıklarım damla değil denizde,
Hele bir ekinler ekilsin de gör.

Görmedin sen bizim mavi suları,
Karlar eriyince kırar yuları..
Köpük olur beyaz, sel olur sarı;
Hele taştan taşa dökülsün de gör.

Sen bizim köyleri görmedin ki hiç..
Yolları toz, çamur, evleri kerpiç.
O kirli kabukta o tertemiz iç;
Hele bir yakından bakılsın da gör.

Anlamaz, bilmezsin sen bizim halkı;
Sevgiyi bulasın yakına gel ki..
Kalıplar gerçeği göstermez belki,
Gönül perdeleri sökülsün de gör.

Abdurrahim Karakoç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar
Yeni Ekle Ara
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlik:
Yazi Biçimi:
[b] [i] [u] [url] [quote] [code] [img] 
 
 
:angry::0:confused::cheer:B):evil::silly::dry::lol::kiss::D:pinch:
:(:shock::X:side::):P:unsure::woohoo::huh::whistle:;):s
:!::?::idea::arrow:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
Yorum Sistemi

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."