| hangi alevilik |
|
|
|
| halil güngör tarafından yazıldı |
| Cumartesi, 16 Mayıs 2009 22:23 |
|
HANGİ ALEVİ’LİK ?..
Söze inanç sözcüğünün açılımını anımsatarak başlamak istiyorum. İNANÇ; Psikolojik, mantıksal, metafizik ve folklorik açıdan irdelenen ve bu değerler ölçütü ile tarif edilebilen çok içerikli bir sözcüktür. Ne yazık ki inanç sözcüğü genellikle ve sadece, dinsel yüklenimli bir sözcük imiş gibi algılanmaktadır ki, bu yanlıştır. Yukarıda yaptığımız inanç tarifi ışığından hareketle, Cem evleri, Alevi-Bektaşi toplumunun bir “inanç” merkezidir diyebiliriz. Bu “inanç” tarifini çarpıtarak, sözcüğü işine geldiği gibi yorumlayan bazı emperyalist odaklı, alevi olduğunu iddia eden kuruluşlar, bol kaynaklı TV. kanalları ve diğer yayın organları aracılığı ile, kafa bulandırmaya devam etmektedirler. Bu güçler, usun ve bilimin yol gösterici özelliğini yok sayıp, şeriat düzeni özlemcilerine hizmet ederek, Anadolu Alevi-Bektaşi toplumunu “ümmet” toplumuna dönüştürmeyi ödev olarak üstlenmişlerdir. Bu işbirlikçiler; ABD’nin “ılımlı islam” projesinden, AB’nin “azınlık statüsü” dayatmalarından cesaret alarak emperyalizmin dolar taşıyıcıları ile birlikte hareket etmektedirler. Ayrıca, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın beslemesi ve icazeti ile bu görevlerini, üstelik, Alevi’leri temsil ettiklerini iddia ederek yürütmektedirler. Bu yüklenim, 1946’lardan bu güne kadar iktidarı elinde bulunduran, karşı devrimci ve bir anlamda da siyasal islamcı yönetim erk’lerinin, ta Osmanlı’dan bu yana adeta genlerine işlemiş olan Alevi-Bektaşi düşmanlığının dışa vurumudur. Ne acıdır ki, Osmanlı sevicilik ve kafatasçı anlayış ile hazırlanmış olan resmi tarihte de, devletin eğitim öğretim sistemine bu çarpık durum olabildiğince yansımıştır. “Cem evlerinin, Alevi-Bektaşi toplumunun inanç merkezi olduğunun kabul edilmesi ve yasal statüye kavuşturulması” konusu, Alevi-Bektaşi Federasyonu’nun uzun süredir mücadelesini verdiği bir konu ve bu mücadelenin içerisinde “zorunlu din dersi uygulamasına son verilmesi”, “Madımak otelinin müzeye dönüştürülmesi,” “Diyanet İşleri Başkanlığının bu günkü işlevi ve konumunun tartışmaya açılması”, haklı istemleri de var. Evrensel gerçekliği ortada olan, örgütlü toplum bilinci ile hareket etme gerekliliği, işte tam bu noktada önem kazanmaktadır. Örgütlü organizasyonlar içerisinde yer almak bir tarafa, ne yazık ki, kendilerine Alevi diyen; özellikle kolay elde edilebilen sünni-islam kaynaklarından beslenmiş, AB fonları ve Diyanet İşleri Başkanlığı paraları ile besledikleri vakıf, dernek ve Televizyon kanalları ile teknolojinin sınırsız olanaklarından olabildiğince yararlanarak, Anadolu Alevi-Bektaşi kültürü-yaşam biçimi konusunda, yetkin olmayan kişileri öne çıkarıp, Hayber Kalesi masalları ile yalan-yanlış yönlendirmelerde bulunarak insanlarımızı şeriat batağının içinde uyutmaktadırlar. Sünni-İslam anlayışının; “siz zaten islamın içindesiniz, ibadet yeriniz de camilerdir” gibi safsatalarla, Alevi köylerine cami yaptırmaları ve Asimilasyon (Yozlaştırma-Kendine benzetme) uygulamaları yetmiyormuş gibi, bir de bizim şeriatçılarımızın (islamın içindeyiz diyen sözde Alevileri kastediyorum), kafa bulandırmaya yönelik “Alevilik Yorumları”na itibar edenleri de hesaba kattığımızda, gerçek Anadolu Alevi-Bektaşi’lerin işinin ne kadar zor olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sorun, asırlardır süregelen, kanayan bir yaradır ve günümüzde de Türkiye’nin en önemli açmazlarından birisidir. Bunun üstesinden gelmenin yolu, yasal çerçevede top yekün ve örgütsel anlamda bir mücadeleyi gerektirir. Bence, Alevi-Bektaşi toplumu içerisindeki derin görüş ayrılıklarının bertaraf edilmesi sağlanmadan da, yıllardan beri süregelen bu yozlaştırma operasyonunun önü kesilemez. Bir kere peşin olarak, bu uğurda verilecek mücadelenin öncelikleri ve yöntemi konusunda hatalarımızı kabul etmeliyiz. Post kavgaları ve çıkar hesapları ile zaman yitirdiğimizi kabullenmeliyiz. Alevi-Bektaşi derneklerinin taşra şubeleri ve daha da önemlisi, göç dalgalarının sonunda büyük kentlerde feodal dürtülerle ve iyi niyetle kurulmuş, ağırlıklı olarak cenaze kaldırmaları ve düğün, nişan gibi etkinliklerde kullanılan köy derneklerinin, işlevinin genişletilmesi konusunda hiç bir çalışma yapılmamış, kapısı çalınarak, “merhaba erenler” deme gereği duyulmamış, kent yaşamının dayattığı sosyal, siyasi ve kültürel sorunları kayıt altına alınıp çözüm önerileri ve projeler üretilmesi gereği hep ötelenmiş, ancak lafa gelince salonlarda en hızlı devrimci alevi yönetici edasıyla ahkamlar kesilmiştir. Büyük kentlerdeki bu köy derneklerinin, birer okul veya kültür yuvasına dönüştürülmesi, Alevi-Bektaşi toplumunun doğru kaynaklardan aktarımlarla bilgilendirmesi, eğitilmesi düşünülmemiş ve bu konuda hiçbir çaba sarf edilmemiş olması affedilir bir durum değildir. Bu gün Türkiye Cumhuriyetini yöneten İmamlar, hangi yollardan geldiler sanıyorsunuz? Camilerin birer örgüt evi gibi kullanıldığı mahkeme tutanaklarına yansımıştır. Bütün dinci dernekler ve vakıflar, devleti ele geçirmek için yıllardan beri arı gibi çalışmışlardır. Bizler ise halen “şeriatçı” söylemler ve yakarışlarla, bu gericilere çanak tutmak ve işlerini kolaylaştırmakla meşgulüz. Oysa tarihe bir göz attığımızda, önce Osmanlı engizisyonunun, sonrasında da emperyalistlerin ve içerideki işbirlikçikerin hiç boş durmadıklarını nasıl göz ardı edebiliriz? Anadolu Alevi-Bektaşi toplumunun, Osmanlı zulmünden, en fazla da, I. Süleyman (Kanuni) ve II. Selim dönemi katliam fetvacısı, Ebussuud Bin Şeyh Muhyiddin Musa El-İmadi El-İskilibi (1490-1573)’den bu yana uğradıkları kırım ve katliamlardan sonra, Anadolu’da 13 ncü yüzyılda atılan Hümanizma ışığı ile Mustafa Kemal’in yaktığı Devrim ışığı, 23 Aralık 1919 günü Hacıbektaş kasabasında , “Aynicem” ve “İkrar Töreni”nde buluşmuştur. Anadolunun bu bozkırında Postnişin Cemalettin efendi ve Hacıbektaş kasabasının ileri gelenleri ile Mustafa Kemal Paşa arasında imzalanan “Pirevi Protokolü” ile, Anadolu Alevi-Bektaşi toplumunun, Osmanlı’dan bu yana yok sayılan tüm ekonomik, siyasi ve kültürel haklarının güvence altına alınması öngörülmüştür. Bu görüşmeden sonra, anadolu aydınlanma devrimine Alevi-Bektaşi toplumu, tüm olanakları ile destek vermiştir. Anadolu aydınlanma devrimine büyük ölçüde katkıda bulunacağına inanan bu devrimci kadroya, Alevi-Bektaşi toplumu, en üst düzeyde destek verilmiştir vermesine de, Cumhuriyet devrimleri henüz uygulama aşamasında iken, 15 yıl gibi kısa bir zaman diliminde ve henüz uygulama aşamasında iken, karşıdevrim misyonerleri devreye girmiş ve tüm cumhuriyet devriminden yana olan kesim ile birlikte, Alevi-Bektaşi toplumu için de sıkıntılı günler yeniden başlamıştır. Günümüzde, aydın(!)lıkları kendinden menkul sözde akademisyen tayfası ile, kendilerini Alevi sözcüsü ilan eden ve düzenden nemelanan işbirlikçiler, kafa karışıklığını körüklemekte ve emperyalizmin klasik oyununa, bilerek veya bilmeden alet olmaktadırlar. Gerçekleri örtmeye çabalayarak, birlikte mayaladığımız anadolu aydınlanma devrimine karşı emperyalist güçlerin de katkısı ile yoğun bir kampanya yürütmektedirler ve yıllardır sürdürdükleri karşıdevrim uygulamalarını yoğunlaştırıp, tüm çekilen sıkıntıların sorumluluğunu, henüz misyonunu tamamlama fırsatı verilmemiş Kemalist devrimi gerçekleştiren kadroya insafsızca yüklemektedirler. Unutmayalım ki, yakın geçmişte gerçekleştirilen kıyımlar ve katliamlar, aleviler ile birlikte tüm devrimci güçleri hedef almakta idi. Bana göre, mücadelenin öncelikleri ve yöntemi konusundaki eksiklikler ortada bırakılmış ve görmezden gelinmiştir. Bu konuda içimizdeki işbirlikçi-çıkarcılar ve bürokratlarca önümüze konan tüm zorluklar ve engellemelere rağmen, kararlı bir şekilde ve özveriyle mücadeleyi elden bırakmayan, ABF ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin çıkışları da bana göre, ne yazık ki yetersiz kalmaktadır. Alevi Bektaşi örgütleri, iç çekişmelerden arınamamışlığın sancısını yaşamaktadır.“Alevilik islamın içinde mi, dışında mı” gibi, ipe sapa gelmez tartışmalarla, bin yıllık kos koca kültürü, yaşam biçimini, sığ bir şeriat kalıbının içinde tartıştışarak hakim güçlerin oyununa gelmekteyiz. Oysa şunu cesaretle, her ortamda, yüreklice söylemeliyiz; BİZ GERÇEK ALEVİLER, İSLAMIN DIŞINDAYIZ, BİZ ALEVİYİZ, BİZ ANADOLU’NUN TA KENDİSİYİZ. Anadolu Alevi-Bektaşi öğretisi; yaşamın Çoktanrı-Çok inanç-çok kültür sentezinin,“insan” odaklı dinamiğidir. O sentezdir ki, “sevgi dinimiz bizim” diye türkülerimizin, nefeslerimizin ana “tema”sını oluşturmuştur ve bu kültürün “kıblesi insan”dır. İşte mücadelemiz bu özelliği ve güzelliği, ne kadar koruyabildiğimiz ve yaşamımız ile ne kadar özdeşleştirebildiğimiz ile değerlendirilmeli ve örgütlerimiz gerçek anlamda bir özeleştiri sürecine girmelidir. Devrimci, Alevi-Bektaşi derneklerimizin yönetim kadrosunda görevli olan ve bundan sonra görev almayı düşünen dost erenler size sesleniyorum: Şu soruları kendinize sormalı ve hiç yüksünmeden cevapları ile yüzleşmelisiniz: - İslam şeriatından farkımız olduğunu ve bu farkın tüm inanç sistemlerinden harmanlanarak kendini gösterdiğini, hümanist, devrimci, özelliklerimizin önceliklerimizi oluşturduğunu iddia ediyoruz ki doğrudur. Peki; bu konuda, Alevi-Bektaşi öğretisinin özüne dönük altarnatif uygulamaları geliştirip, bu toplumun önüne koyabildik mi?
· Ağlayıp gözyaşı dökmekten, çarpınıp döğünmekten ne zaman vazgeçeceğiz? Bu özellik bizim öğretilerimizin neresinde anlatılmakta? · Öz kültürümüzün düsturlarından birisi olan “Gülbeng”i, ne kadar içselleştirebildik? · İMECE’nin hakim kılındığı, “halk mahkemesi” özelliğindeki cem törenlerinin ‘öz’ünü ne kadar koruyabildik? · Hani “yol kardaş”lığı? · Cem törenlerin içini boşaltıp, yerine arap kültür emperyalizminin ve islam şeriatının motiflerini işleyerek, allah-muhammet yakarışlarıyla “ağlama duvarı” haline getirilmesini sağlayan sözde “Dede”lere ne ölçüde engel olabildik? Hayır bu böyle değildir, “öz”ü şu dur diyenimiz oldu mu? (Bu noktada, “dede”lik kurumunu önemsediğimi, bu kuruma saygı duyduğumu, cahil kişileri kastettiğimi belirtmeliyim). · Günümüzde gerçekleştirilen cem törenlerinin islam tarikatçılarının zikir-trans ayinlerinden ne farkı kaldı? · Cem törenlerinin, islam şeriatının farklı bir yansıması ve tapınç ayinlerine dönüştürülmesi karşısında ne gibi önlemler alabildik? Bu durumun ”öz”üne döndürülmesi yönünde her hangi bir çalışma yapıldı mı? · Topluca mücadelesini verdiğimiz “Cem evi” isteğimiz, ola ki yerine getirildiğinde(!), bu kurumların, gerçek Anadolu Alevi-Bektaşi öğretisinin okulu olmasını sağlayabilecek miyiz? Tüm Anadolu Alevi-Bektaşi toplumuna mensup can’ların yaşadığı sorunları dolu dolu yaşamış bir alevi yurttaş olarak, yukarıda sıraladığım sorulardan en az birisine olumlu yanıt verebilmeyi çok isterdim. Ne yazık ki koca bir HAYIR !. Sevgili Can Erenler, bu soruları, bir gerçek alevi olarak çoğaltabilirim. Bu sorunların üstesinden gelebilmenin yolu; başta da belirttiğim gibi, örgütlü toplum bilinciyle hareket etmekten geçer, birbirimize tutkunluğumuzdan geçer, ufak hesaplardan arınmamızdan geçer. Tabi ki benim sözünü ettiğim örgüt; post kavgasından, etnik ve kişisel çıkar hesaplarından arınmış, “en-el hak”ın hakkını veren, örgütü “öcü” olarak algılamayan kişilerin çoğunlukta olduğu, gerçek alevilerin bir araya gelerek oluşturduğu bir örgütdür. Sevgiyle ve dostça kalın… |
| Son Güncelleme: Pazar, 17 Mayıs 2009 11:23 |












