mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün27
mod_vvisit_counterDün97
mod_vvisit_counterBu Hafta201
mod_vvisit_counterBu Ay875
mod_vvisit_counterTüm Gün39125
Şu anda 12 konuk çevrimiçi

DUYURU PANOMUZ

Yeni Sayfa 1
İGDECİK KÖYÜ MUHARREM ÖZER WWW.İGDECİK.NET: 01.01.2010 tarihinden 01.01.2011 tarihine kadar sitemize sponsorumuz olmustur kendisine sitemiz ve iğdecik köyü halkı adına teşekür ederim



cafer.bilgilisoy.com websitesi açılmıştır cafer bilgilisoyla ilgili geçmişte yasanmıs iyi yada kötü anılarınızı sitesinde paylasmanızı rica ederiz teşekkürler



YÖNETİM

REKLAM ALIMLARI DEVAM ETMEKTEDİR

YÖNETİM
       İĞDECİK KÖYÜ

SON DAKİKA HABERLERİ

HEDİYELİK EŞYALARINIZI BURADAN ALA BİLİRSİNİZ


İğdecik Köyü Alevilik
HASAN SABBAH????? PDF Yazdır e-Posta
HASAN BİLGİLİOĞUL tarafından yazıldı   
Cuma, 22 Ocak 2010 22:42
TARİH EZBERİMİZİ BOZAN BİR KİTAP: "HASAN SABBAH VE ALAMUT" Savaş ÇOBAN İntihar saldırıları gündeme geldiğinde bir isim anılmadan edilemez; Hasan Sabbah. 11 Eylül sonrasında Türkiye ve başka ülkelerde yapılan intihar saldırıları sonrasında köşe yazarları yazılarında hep ondan ve fedailerinden bahsettiler. Hasan Sabbah onu tanımayanların gözünde caniler yetiştiren ve bunları haşhaş ile kandırıp sahte cennet vaadiyle saldırılar düzenleten bir katile çevrildi. Benim Batınilerle ilgili hatırladığım ilk şey lise tarih kitabında geçen tanımlama, kitaba göre onlar uyuşturucu içip Selçuklu Devletinin görevlilerine saldıran “sapık bir zümre”dir. Seneler sonra kitapta bahsedilen “sapık zümre”nin Hasan Sabbah’ın yönettiği Alamut’ta yaşayan İsmaililer olduğunu öğrendim. Bu konu ile ilgili birkaç roman ve araştırma okudum ve ezberim bozuldu, bir daha düzelmemecesine. Konu ile ilgili olarak son çıkan kitap Su Yayınları tarafından yayınlanan İsmail Kaygusuz’un araştırması; “Hasan Sabbah ve Alamut”. Kitap merak edilen ve şimdiye kadar değinilmeyen birçok noktaya ışık tutuyor. Alamut ve Hasan Sabbah ile ilgili şimdiye kadar çıkmış en kapsamlı Türkçe eser denilebilecek olan çalışmada sadece tarihsel bilgiler değil, Hasan Sabbah’ın felsefesi düşünceleri de yer alıyor. İsmaililer hakkındaki çok çeşitli iddialar vardır bunlardan en ünlü olanı; kendini kurban eden savaşçılar olan fedailerin özelliğidir; onların hançerleriyle terörizmi yaydıkları ileri sürülmektedir ve Haçlılar döneminin Batılı otoriteleri tarafından “Suikastçılar / katiller (Assassins)” diye adlandırılmışlardır. İsmaililer üzerine ciddi araştırmaları bulunan tarihçi W. İvanow fedailer için şöyle diyor; “doğru bir görüş açısıyla fedailik, savaş gerillasının yerel bir biçimiydi..., bazı bilgisiz, fakat iddalı bilim adamları tarafından yapıldığı gibi, fedailik (kavramı) içinde Nizari İsmaili öğretisinin en tanınmış organik özelliğini görmek, kesinlikle namussuzca bir aptallık olacaktır.” Bernard Lewis ise “Katiller (The Assassins)” adlı eserinde fedailer için şunları yazmaktadır: “Hasan, yeni bir yöntemle disipline edimiş ve kendini adamış; karşı konulmaz derecede üstün orduyla etkili biçimde çarpışabilen bir küçük kuvvet kurdu.” Sabbah’ın fedaileri, bir düzensiz savaşçılar (gerilla) birliğidir . O günlerde böyle bir yöntem tanınmadığı için, Batılı kaynaklarda verilen kötü isim “Assassins” (suikastçılar, katiller) ile İsmailliler herkese yanlış tanıtıldı. Bununla birlikte çağımızda gerillacılık, kimilerince terörizm, kimileri içinse özgürlük savaşının bir yöntemi olarak görülüyorsa da sıradan sayılabilecek bir yol olarak kendini kabul ettirmiştir. Bir ölüm makinesi yaratan kişi olarak tanıtılan Hasan Sabbah savaştan hep nefret etti ve kendisini barıştan uzaklaştıracak ve sakin-münzevi yaşamını bozacak karışıklıklardan kaçındı. Gereksiz yere kan dökülmesine her zaman karşıydı. Fakat düşmanları onu hep savaşın içine çektiler; ancak böyle onu öldürüp kalesini ele geçirip ve kendi güçlerini göstereceklerini ve sultanlıklarını yeniden zalimce sürdürebileceklerini düşünüyorlardı. Hasan Sabbah, İsmaili inanışına ve görüşünü benimseyenleri ortadan kaldırmaya çalışan ve bunun için zalimce saldıran yöneticileri öldürtüp kendi insanlarını öldürülmekten kurtardı. Hasan Sabbah’ı merak edenler ve araştırmacılar için değerli bir kaynak kitap daha raflarda yerini aldı. Tarih konusunda ezberini bozup resmi tarihten kopmak isteyenler; müjde!.. “Hasan Sabbah ve Alamut” - İsmail Kaygusuz - Su Yayınları - 352 sayfa
Son Güncelleme: Cumartesi, 23 Ocak 2010 09:16
 
alevi kültür müziği PDF Yazdır e-Posta
hasanbilgilioğul tarafından yazıldı   
Cuma, 22 Ocak 2010 22:29
Alevi-Bektaşi Kültürü’nün son 25 yıl içinde azami süratte yaşadığı dejenerasyonun nedenleri üzerinde yoğunlaşan çalışmaların parmak hesabı bile yaptıramayacak kadar yetersizliği, bu kültürün musikiden ilham aldığının bilincindeki bir avuç kalburüstü figürü bir öz muhasebesi yapmaya yöneltmiştir. Bu merakın ve ilginin konformist dervişlerce konumlandırılan taşlı topraklı yollarda edep ve erkan rölantiye alınarak kat edildiğini de özellikle vurgulamak ve unutmamak gerekir. Alçakgönüllü cümlelerle biten hal tercümelerinin sonuna doktriner dipnotları ve özetleri estetikten nasipsiz melodilerle notaya ekleyen, cibilliyetinin nereden menkul olduğu meçhul, mal bulmuş mağribinin hissiyatına açılan bütün yolları paradokslarla bezenerek yoldan çıkan, ne mene adı “Unkapanı” olan çıfıt çarşısının olabildiğince dışındaki Kalan Müzik, bu muhasebenin koordinatlarını belirleme misyonunu, kör mızrak için içi demir döşeli çuval hazırlandığından beri sürdürmektedir. Bilimsel dağarcığı şarlatanlığın ağzını kulaklarına vardıramayacak bu mesailer; ülkesine hazan mevsiminde bile bahar ulaştıran Abuzer Karakoç’u; ayn-i cemin bülbülüyken tarumar olan bağıyla kalan dikensiz gül Ali Murtaza Topal Dede’yi; yığın şizofrenisinin plazmasının sıklıkla yırtıldığı Kahramanmaraş’tan Sinemilli Âşıklar’ı; İndiana Üniversitesi’nin koridorlarında sesini bulmasına nihayet izin verilen Ali İzzet Özkan’ı; ürünleri gözü doymaz haramzade ordusunca çalakaşık mideye indirilen -beynin olup bitenden haberi elbette yoktur- deryadilliliğinin mükafatını metruk bir bank üzerinde son nefesini verirken -ki bıraktığı, zahiri rüzgarın önünde gider; içinde biriktirdiği her an için lavını püskürtecek Batini bir volkan hep vardır- alan Feyzullah Çınar’ı; Osmanlı İmparatorluğu’nun iskan politikasına ev sahipliğinden dolayı fark edilen, ulus-devletleşme sürecinde gerçekleşen kırılmaları yüzeyden değerlendirilip aba üstünden sopa sallanarak karşılanan Rumeli’nin Bektaşileri’ni; Aziz Mahmud Hayrani ile Teslim Abdal’ı aynı dergah için buluşturan Davut Sulari’yi; Melih Duygulu, Mahmut ve oryantalizm ile oksidentalizme aynı mesafeden bakan François Demir ve Ulaş Özdemir; hem yordam yorgunu, şiraze dalgını hem de edep erkan soy kütüğünün rahle-i tedrisinden geçmiş vakanüvisleriyle hemhal etmiştir. Melih Duygulu’nun, Mahmut ve François’nın ve Ulaş Özdemir’in sayesinde Âşık Veysel Şatıroğlu ve Nesimi Çimen de bu vesile ile duyma organlarını kirden ve pastan tasfiye ettiler. Hatta bu sismik kaydediciler, Ege ve Akdeniz Bölgelerinin mevsimlik değil ömürlük bir Tahtacı kültürü ile kimliğini ve kişiliğini olgunlaştırdığını ispat ettiler. Hasan Saltık’ın üçüncü gözüyle, yarını bugünün, dünü bir asır öncesinin mirasçısı belleyerek ilerleyen Kalan Müzik, Dertli Divani’nin deyişlerini “Hasbıhal” başlığıyla gün yüzüne çıkararak, hesaplaşma seansının henüz sona ermediğini amnezia’ya abone belleklere iyice kazıtmış oldu. Sinemilli Âşıklar’ın lamekan seyahatinin sırrını hem aşıkların hem de kendi sesiyle faş ettiren; Fethiyeli Ramazan Güngör’ün dehlizlerde bekletilen yaratıcılığının izini Salih Nazım Paker ile süren; Mare Nostrum’un gölgesinde kalmadan “O da Beni Seviyor” filminin müziklerine imza atan; Abuzer Karakoç’u kaynağında tanıtan Ulaş Özdemir’in genel yönetmenliğini yaparak yayına hazırladığı albümün türkü ile deyiş arasındaki uçurumun bilincine varılarak huzura çıkartıldığını öncelikle vurgulamak gerekir. Yeni, sureti zailden milliyetçiliğin ileri karakolu olma şerefine (!) nail olma gururuyla dolup taşmayı ihmal etmeyen, sekter gönüllerde iki ayağı çukurda tahtını kuran eğreti zeminlileriyle, haritadaki yerine düşünülmeden mim koyulan, Şanlıurfa’nın Harran ilçesinin Hacı Bektaş-ı Veli’nin ruhuyla hala titreyen Kısas Beldesi’nde dünyaya gelen Dertli Divani’yi bu albümde Zühre Yıldızının yaydığı ışığın menziline erişme isteği ile yola çıkarken Ali Rıza ve Hüseyin Albayrak ikilisi bir başına bırakmıyorlar. “Batıni Nefesler” ve “Şah Hatayi Deyişleri” başlıklarıyla nakışlayıp arz-ı endam ettirdikleri albümleriyle süveydalardaki ücrayı ve tenhayı popüler kavramların beyhude künhüne varmadan sahiplenen ikili, bağlama sakinlerinin planlı ve programlı kaderlerini bu çalışmada da değiştiriyorlar. Kozmolojiyi, perdesiz gitar adını verdiği orkestrasıyla vecde getiren irreel mucit, anakronik bir düzlemde ilerleyen albüme, balerinlerin imrenecekleri -kıskanmak haddi irtifa yitirmeye mahkumdur- zarafetini armağan ediyor. Kalender ve Feyzullah Çelebiler’in,Yemini’nin, Âşık Sıtkı’nın ve Pir Sultan Abdal’ın eliyle Küntükenz esrarına mazhar olma adına, Ortodoks söylemin fasit dairesinden çıkan Dertli Divani; İsmail Kaygusuz’un, babası Âşık Büryani’nin, Âşık Mahrumi ve kendisinin dilinden 21. yüzyılda, bilginin posasız kaldığı bir çağda, nasıl ve ne şekilde devreye girdiği aslında çok iyi anlaşılan ancak Alevi-Bektaşi toplumunun tatlısu frenklerinin idrakine varamadıkları konjonktürel altüst oluşun analizini Sefil Selimi ve İbreti gibi ruh ikizlerinin sözlerinden kam alarak çuvaldızının ucunu iyice sivriltip batırarak gerçekleştiriyor. Huri Gılman’ın varlığı ile anlam kazanan Firdevs-i Ala’nın ebruli çiçeklerinden Güzide Ananın da katıldığı ozanın, “ana”sına ithaf ettiği albüme, farklı temaları işlediği öykülerine de bir anabacı sıcaklığı sinen Yeşim Dorman, çektiği demle Özlem Taner ve arkaik tatları damaklarda ölümsüzleştiren grafik tasarımlarıyla Burcu Kayalar, ablaca ve annece sözlüğünün en insani kelimeleriyle eşlik ediyorlar albüme. Kemal Eroğlu’nun gıyabında Sinan Cem Eroğlu’nun, Lütfü Gültekin’in dizinin dibinde Emre Gültekin’in, Âşık Büryani’nin terkisinde Dertli Divani’nin, kah dört nala kah asude giden albümü evladiyeliğin atardamarında topluyor gelenek kavramını. Ezginin Günlüğü’nden aşina olduğumuz Tanju Duru’nun emeğinden; Baran Özdemir’in deklanşörünün nurundan ziyadesi ile nasiplenen “Hasbıhâl”; sohbetin dibi tutmuş temcit pilavlarıyla yapışık ikizi oynadığı, muhabbetin sanallaşmanın kapsama alanının içine gayri resmi bir geçit ile hapsedildiği laf-ı güzaf yığını ile yaldızlanan hayatlara; kaşanenin mağrurluğundansa viranenin masumluğunu garipliğini tercih etmeleri için mihman oluyor. Alıntı: konformist içselleştiren/uygulayan kimse Alıntı: doktriner kendine özgü özellikler tasıyan ve düzenli bir görüsü olusturan ilke ve dogmaların bütünü. Alıntı: menkul taşınabilir. portatif. Alıntı: mağrib (buradaki anlamı) sonradan gorme, fizan`da bedava lahmacun dagitildigini duysa bile vahsice saldiran, acgozlu insanlar icin kullanilan bir deyim... Alıntı: paradoks ba$i sonu ve ayni zamanda sonu da ba$i olan kisir dongüsel olaylar zincirine verilen ad Alıntı: zahiri olduğu gibi görünmeyen, göründüğü gibi olmayan,dışsal Alıntı: Batini içrek,içsel,gizli Alıntı: oryantalizm Batı ülkelerinin Doğu yapısını tanımlamak için kullandığı bir sözcük Alıntı: oksidentalizme oryantalistliğe karşı bir alternatif değildir. oryantalizme karşı refleksif bir savunma olarak ortaya çıkmıştır. Alıntı: şiraze düzen,düzgünlük Alıntı: rahle-i tedrisinden (burdaki anlamı)öğretinin bir öğrenci gibi oturup okuyarak,ders gibi çalışarak kazanılması,öğrenci olma durumu Alıntı: vakanüvis tdk sözlüğünde geçen tanımı ile osmanlı devletinde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi(genellikle devlet yanlısı olurlarmış) Alıntı: amnezia amnezi:hafıza kaybı Alıntı: lamekan mekansız,(alevilikte tanrı katına erişmiş anlamında kullanılabilir) Alıntı: faş (burdaki anlamı)açığa çıkmış,ifşa edilmiş anlamına gelir Alıntı: süveyda kalpte olduguna inanılan bir nokta. Alıntı: künh bir şeyin aslı, özüdür Alıntı: Kozmoloji kainatin olu$umunu ve geli$imini inceleyen bilim dali Alıntı: anakronik yapılan/düşünülen şeyin yapıldığı/düşünüldüğü zamanın şartlarını gözardı ederek eski zaman şartlarına uydurularak düşünülmesi/yapılması Alıntı: Küntükenz tanrı'nın ilk durumu anlamında gizli hazine. tarikat ve yol inancına göre evren, tanrısal sevgi ve aşk nedeniyle yaratıldı; tanrı, küntü kenz durumundayken kendi güzelliğini görmek istedi; evreni ve insanı yarattı. Alıntı: fasit eski dilde kisir döngü Alıntı: konjonktürel $ekle gore, modele gore, duruma gore Alıntı: arkaik kullanıldığı dönemden önceki dönemleri ifade eden bir yardımcı kelime Alıntı: mihman misafir
Son Güncelleme: Cumartesi, 23 Ocak 2010 09:17
 
ALEVİ – BEKTAŞİ EDEBİYATINA GENEL BİR BAKIŞ PDF Yazdır e-Posta
hasanbilgilioğul tarafından yazıldı   
Cuma, 22 Ocak 2010 22:28
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ Prof. Dr. Erman Artun Türkler İslamiyet kültür dairesine girdikten sonra yurt değiştirerek Anadolu’ya geldiler. Yeni yurt tutulan Anadolu’da kültürleşme sonucunda yaşama biçimleri ve değer yargıları da değişime uğradı.[1] Orta Asya Türk kültürü, İslamiyet kültürü ve Anadolu kültürü yeni bir Türk kültürü oluşturmuştur. Türk kültür tarihi açısından Anadolu’da dinsel inançlara değişik bakış açıları tarikatları doğurmuştur. Anadolu sufiliği İslamiyet öncesi inanç sistemleri ve sosyal yaşamın etkisiyle karışmış Anadolu’ya özgü bir sentez oluşturmuştur.[2] Hicretin ilk yüzyılından itibaren bir zühd ve takva anlayışı içinde ortaya çıkmağa başlayan tasavvuf hareketi miladi 9. yüzyıldan sonra geniş ve renkli bir düşünce sistemi olmuştur. 11. yüzyılda tarikatların kurulmasıyla tasavvuf bütün İslam alemine yayılmıştır.[3] Tasavvuf, tarikatlar ve tekkeler aracılığıyla İslam dünyasında etkisi yüzyıllar boyu sürmüş bir düşünce ve inanç sistemidir. İslamiyet’in mistik boyutu olan tasavvuf şeriatın emir ve yasaklarını yumuşatmağa, Allah’a sevgiyle varmaya yönelik bir sistemdir. Edebiyatta kalıcı etkiler bırakmıştır. Bir inanç ve düşünce sistemi olarak kabul edilen tasavvufun temeli, evrende tek bir varlık bulunduğu, o tek varlığın dışındaki diğer varlıkların ise onun yer yüzündeki yansıması olduğu görüşüdür. O tek varlık Allah’tır. Öteki varlıklar yani görünen her şey, tek varlık olan Allah’ın türlü görüntüleridir. Her şey Allah’ın anlaşılıp bilinmesi için vardır. Buna vahdet-i vücut görüşü denir. Tekvin yani var oluş, yaradılış problemi, dinin ve felsefenin ilgi alanına giren ana konulardandır.[4] Tasavvufta amaç Allah’a ulaşmaktır. Bu vuslat gönül yoluyla ve sezgiyle olur. Tasavvuf, Türklerin hakim olduğu geniş sahalarda İslamiyet’in yayılması ve bu sahalardaki eski inanç biçimlerinin İslamiyet’i etkilemesiyle başlamıştır. Toplumlar eski inanç sistemlerini tümden silemeyecekleri için eski inanç izlerini yeni inanç biçimlerine yansıtırlar. Türklerde bu yansıtış, İslam dinini çeşitli sahalarda az da olsa farklılaşmasına neden olmuştur. Bu farklılıklar da tasavvufi düşünce biçiminin doğmasını sağlamıştır. Türkler arasında ilk olarak Orta Asya’da Ahmed Yesevi ile görülmeye başlayan tasavvuf akımı, daha sonra Moğol istilasıyla Anadolu’ya gelen dervişlerle burada da etkili olmaya başlamıştır. Anadolu’da Yunus Emre’yle doruk noktasına çıkan dini-tasavvufi halk edebiyatı her dönemde ve her zümrede önemli sanatçılar yetiştirmiştir. Türkler, İslamiyet’i kabul ettikten sonra eski inanç sistemlerini bazı tarikatlar içinde sürdürmüşlerdir. Alevi-Bektaşi geleneğinde eski Türk inanç ve pratiklerinin diğer tarikatlara oranla daha çok yer tuttuğu görülmektedir. 15. yüzyılın ilk yarısından sonra Hurufilik Bektaşi tekkelerine ve oradan Yeniçeri Ocağına girince, Yeniçeri âşıkları görünüşte tasavvufla, daha özgür bir biçimde şarap ve sevgiliyi konu etmeye başladılar. Bu dönemde Alevi – Bektaşi edebiyatı tekke edebiyatından ayrılarak bütünüyle bağımsız bir içeriğe kavuşmuştur. Tekke edebiyatının en dikkate değer bölümü olan Bektaşi edebiyatının fikir ve eğilimleri âşık edebiyatında ağır basmaktadır.[5] Tasavvuf felsefesi, halk edebiyatını etkilediği gibi konular, terimler yönünden divan şiirini de etkilemiştir. Tasavvuf düşüncesi divan edebiyatının da kaynaklarından birisini oluşturduğu için ortaya çıkan edebi ürünlerde, bu felsefeye ait ortak temaların, motiflerin kullanıldığını görüyoruz. Ancak bir çok ortak noktaya rağmen, özellikle Alevi –Bektaşi tarikatlarında ortaya çıkan farklı uygulamaların tarikat erkân ve usulündeki değişikliklerin bu zümre âşıklarının edebi ürünlerine de yansıdığını görüyoruz. Anadolu’da Babailer Ayaklanması bastırıldıktan sonra (1240), Hacı Bektaş-ı Veli’nin (1210-1271) çevresinde yeni bir tarikatın (Bektaşiliğin) temelleri atılmıştır. Hacı Bektaş, Makalat adlı eserinde Anadolu halk edebiyatının imkânlarıyla görüşlerini ustaca birleştirip halka sunmuştur. Böylece yeni bir edebiyat geleneğinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Tasavvuf etkisine açık, tarikattan çok inançlar bütünü olarak değerlendirilen Anadolu Aleviliği Bektaşilikle birlikte ele alınmaktadır. Anadolu Aleviliği ile zaman içinde bütünleştiği için Bektaşilik Anadolu Aleviliğinin tarikat olarak kurumlaşmış şekli diye de yorumlanmaktadır. 13. yüzyıl Anadolu’da Türk diliyle meydana gelen edebiyatın bir dönüm, bir ayrım dönemiydi. Bu yüzyılda Yunus Emre yeni kavram, motif, hayal, ve imge dünyasıyla Anadolu’ya bir ilham kaynağı sundu. Âşıklar sazlarıyla Türk dilini şiirleştirip halkın duygularını dile getirdi.[6] Alevi-Bektaşi edebiyatı Hacı Bektaş-ı Veli ve Abdal Musa kültürüyle beslenmiş Anadolu halk edebiyatının imkânlarının birleştirilmesiyle yeni bir sentez oluşturdu. Önceleri özü yönüyle Yunus Emre’nin şiirlerine dayanan bu edebiyat geleneği sonraları zamanla bazı belirgin farklar kazanarak özgün yeni bir edebiyat oldu [7]. Alevi-Bektaşi şiiri, belli kurallara kalıplara ve belli düşüncelere bağlı bir şiir biçimidir. Ölçüde kafiyede ayakta, nazım biçimleri ve dilde âşık edebiyatı özelliklerini gösterir. Dünyayı Alevi- Bektaşi kültürüne göre kavrayan âşıklar şiirlerini mistik ve metafizik temele dayarlar. Günümüz âşıkları usul, adap, erkân ve öğretiden çok şiirlerinde Alevi kültürünü işlerler. Ölmeden önce ölmek, yani yaşarken nefsi öldürme düşüncesi sıklıkla işlenir. Şiirlerde insana yönelme, gönül denilen cevherde aşkı bulma düşüncesi öne çıkarılır. Âşıkların şiirlerine Alevi-Bektaşi felsefesindeki “Ruhun ölümsüzlüğü esastır, ölüm Hak’ka teslim olma, Hak’ka yürümektir. Her ne ararsan kendinde ara .” düşüncesi egemendir. Alevi- Bektaşi edebiyatı, gelenekleriyle, anlatım biçimiyle, terminolojisiyle şuh ve müstehzi edasıyla irfanı ve inancıyla orijinal bir edebiyattır. Bu özellikleriyle diğer edebiyatlardan kolaylıkla ayırt edilir. Alevi aşklar tasavvufu kendi anlayışlarına göre yorumlarlar. Şiirlerine neşve hakimdir.[8] Alevi Bektaşi edebiyatı bu zümrelerin geleneklerini, inançlarını, aralarında söylenen atasözlerini, deyimlerini de ifadelendirir, din ulularını över, onlara ait menkabeleri şiirleştirir, usulden erkândan ayinden bahseder. Alevi Bektaşi kültürünün kökleri Orta Asya İslamiyet öncesi inanç sistemlerine kadar uzanır.[9] Hacı Bektaş-ı Veli düşüncesi Alevi Bektaşi edebiyatının beslendiği en önemli kaynaklardandır. Onun Makalat’ında aşk insanla Allah’ın temas çizgisinde zuhur eder. Aşk insandaki gönül denen cevherin hakimiyeti olayıdır[10] Bu düşünce yaşama biçimi olmuş, Alevi Bektaşi şiirini şekillendirmiştir. Bu edebiyatta Ehl-i Beyt sevgisi aşırı derecede Ali’ye bağlanış, Oniki İmam’ı takdis eden, Oniki İmam sözünden bozma “düvazman”, ya da sadece “düvazde” denilen şiirler, İmam Hüseyin’e mersiyeler, Hacı Bektaş-ı Veli ve Alevi-Bektaşi velilerini öven, onların menkabelerini yansıtan, giyim kuşam özelliklerini, törenlerini belirten, 14.-17. yüzyılda İran’a ve Erdebil Ocağı’na bağlılığı anlatan, Osmanlıya sitem içeren nefesler vardır. Alevi-Bektaşi âşıkları mahlas alırlarken, kendilerini divan şairlerinden ve âşık edebiyatı âşıklarından ayırmak için “Hatai”, “Kamberi”, “Misali”, “Virani” vb. gibi farklı âşıklık adı alırlar. Bazı âşıklar bununla da yetinmeyip mahlaslarının başına “kul”, ”abdal”, “pir”, ”sultan” gibi belirleyici adlar almışlardır. Bazı âşıklar da mahlaslarının sonuna “sultan”, “baba”, ”dede” vb. adlar eklemişlerdir.[11] Alevi-Bektaşi edebiyatının kökleri Yunus Emre’ye kadar uzanmaktadır. Fakat kuruluşu 14. yüzyılda Kaygusuz Abdal’la olmuştur. Zamanla bazı önemli farklar kazanan bu edebiyat öncelikle Alevi-Bektaşi inançlarını yaymağa hizmet eder hale gelmiştir. Tarih boyunca dini baskılar, tepkilerle karşılaşmışlar yani olumsuz toplumsal ve ekonomik uygulamalara uğramışlardır. Dirlikleri ellerinden alınmış, askeri hizmetlerden uzak tutulmuşlar, toprağa bağlı olmaya zorlanmışlardır. Bu nedenle zaman zaman ayaklanmışlardır. Alevi-Bektaşi şiiri de bir kavga şiiri haline dönüşmeye başlamıştır. Bunun en güzel örneklerini Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde görebiliriz. 14. yüzyılda Kaygusuz Abdal’la kurulan Alevi-Bektaşi edebiyatı 15. yüzyılda “Hatai” mahlasıyla ve daha çok heceyle şiirler söyleyen Şah İsmail-i Safavi’yi meydana çıkarmıştır. “Hatai”, Alevi-Bektaşi edebiyatının en didaktik âşığıdır. 16. yüzyılda Sivas’ta asılan “Pir Sultan Abdal” ise bu edebiyatın en lirik âşığıdır. Pir Sultan Abdal’ın mensuplarından “Kul Himmet” ve onun çağdaşı “Hüseyin” lirizm açısından Pir Sultan Abdal’a yaklaşan âşıklardandır. 16. ve 17. yüzyıllarda Alevi-Bektaşi edebiyatı durgun bir döneme girmiştir. Söylenen sözler söylenip, her şey olup bittiği için bu edebiyat kendini tekrara başlamıştır. Fakat 19. yüzyılda sosyal yaşamdaki değişiklikler bu edebiyatı da etkilemiştir. Seyrani zaman zaman bu değişikliği şiirlerinde yansıtmıştır.[12] Alevi geleneği bugüne kadar yaşamış âşıkların yedi tanesini çok usta ve kutsal sayarlar. Bu âşıklara “Yedi Kutuplar” adını verirler. Bu âşıklar Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Hatayi, Yemini, Virani, Teslim Abdal ve Nesimi’dir.[13] Alevi âşıkların yetişmelerinde Ayin-i Cemlere katılmalarının ve Alevi-Bektaşi şiir örneklerini dinleyerek ilk bilgileri almalarının rolü büyüktür. Ayin-i Cemlerin başlamasından önce “muhabbet” deyişlerinin söylendiği ya da âşıkların kendi deyişlerini okudukları bir bölüm vardır. Deyişlerin yanı sıra bu bölümde sohbetler de yapılmaktadır. Bu âşıklar kendilerine “Cem Âşıkları” adını vermektedirler. Âşıklar öğüt verme, Alevi-Bektaşi yolunun kurallarını hatırlatma amacıyla öğütleme türünde deyişler de söylerler. Ayin-i Cemlerde ve Balım Sultan muhabbetlerinde usta malı deyişler söylerler. Onlara göre badeli âşık olmak Hak vergisi, lutuf olarak kabul edilir. Bu gelenekte âşıklara mahlasları genellikle bağlı bulundukları postnişin tarafından verilir. Âşıklar küçük yaşlarından itibaren Ayin-i Cemlere katılarak, kendileri için gerekli olan tasavvufi halk edebiyatı ve Alevi-Bektaşi kültürüyle ilgili bilgileri buradan elde ederler. Ayin-i Cemlere başlamadan önce “muhabbet” adı verilen saz eşliğinde, eski âşıkların deyişlerinin söylendiği ve âşıkların kendi deyişlerini okudukları bir bölüm vardır. “Pir Sultan Abdal”, “Nesimi”, “Kul Himmet”, “Sıtkı Baba”, ”Sadık Baba”, “Şah Hatai”, “Kaygusuz Abdal”, vb. âşıklardan usta malı deyişler okurlar. Bu bölümde deyişlerin yanı sıra sohbetler de yapılmaktadır.[14] Ayrıca bazı yörelerde âşıklar Ayin-i Cemlerin dışında da bir araya gelmektedirler. Bunlar; düğünler, kına geceleri ve köye misafir geldiği zaman olmaktadır. Bunun yanı sıra “Balım Sultan Muhabbeti” dedikleri bir toplantı da vardır. Ayin-i Cemlerde âşıkların adları geçtiğinde ceme katılanlar saygıyla onlara niyaz ederler. Alevi âşıklar cem evlerinde düğünlerde, Hacı Bektaş-i Veli törenlerinde, Görgü Cemlerinde, Balım Sultan Muhabbetlerinde bir araya gelerek geleneği sürdürürler. Anadolu Aleviliği, yaşama biçimi olarak bir felsefe, duygu biçimi olarak bir inanç olma özelliği taşır.[15] Alevi-Bektaşi geleneğinde saz çok önemlidir. Saza büyük bir ilgi vardır. Özellikle Ayin-i Cemlerin semah bölümünde zakirler saz çaldıkları için saz yüzyıllardır bu geleneğin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Âşıklar, sazı ve sözüyle toplumun dili ve yüreğidir. Onlar toplumun yaşadığı ama dile getiremediği bir çok olayı tele döküp dillendirirler. Âşık yaşadığı toplumun sözcüsüdür. Aleviler çoğu 11 li heceyle, bir kısmı 7 li ya da 8 li heceyle yazılmış olan ve dörtlüklerden meydana gelen bu şiirlere “ayet, deyiş”, Bektaşiler bazen “nutuk”, fakat genel olarak “nefes” demektedirler. Bu edebiyatta vahdet-i vücut anlayışı geri plandadır. Çoğu zaman Allah’la içli dışlı bir üslup kullanılır. Bunun nedeni Alevi-Bektaşi inancında var olan Allah’a korkudan çok sevgiyle ulaşma düşüncesi vardır. Alevi-Bektaşi edebiyatı Anadolu’nun öz edebiyatıdır. Alevi-Bektaşi kültürü felsefesi, törenleri, ürünleri, dili, her şeyi Anadolu’nundur. Anadolu’dan doğmuştur.[16] Kerbela faciası, Alevi ve Bektaşilere yapılan haksızlıklar şiirlerde işlenir. Âşıkların nefeslerinde âşıklar Allah’la içli dışlıdır. Allah’a sitem şiirleri gerçekte sevgiye dayanan bir inancın ifadesidir.[17] Alevi âşıklar bu tür deyişler için “Allah, Âşıkları kusurlarından dolayı kınamaz” anlamına gelen bir hadis olduğunu söylerler. Alevi-Bektaşi âşıkların hayata, kendi uygulama ve inanç sistemlerine yaklaşımlarında ortak bir özellikleri de nükteli eleştiri güçleridir.[18] Alevi ve Bektaşiler Kendi inanç ve uygulama sistemi için tam bir esrarengizlik tavrı sağlamaktan hoşnut olur. ”Bektaşi Sırrı” kelimeleri halkın diline girmiş olduğundan ifadesini örtmek yolunda pek zaman harcamaz. Şiirden hoşlananlar için özellikle nefes ve deyişler dışardan olanlar için sanki hiçbir anlamı olmayan kelimelerden oluşturulmuştur.[19] Alevi-Bektaşi edebiyatında dikkati çeken en büyük özellik hoşgörüdür. Hoşgörü bu edebiyatın tadı tuzu niteliğindedir. Hoşgörünün bulunduğu şiirde hissedilebilir bir gülümseme vardır. Bu özellik bu şiiri ilginç kılar. Alevi-Bektaşi kültüründe hoşgörü dışa vurulan bir görünüş değil yüreğin derinliklerinden gelen bir onaylama biçimidir. Alevi kültüründe hoşgörü uygun zemini bulunca gülmeceyle birleşir. Hoşgörünün arkasında iğneleyici bir dokundurma da kendini gösterir. Bu bir noktada onaylanmayacak bir girişimin sezdirilmesidir.[20] Tasavvuf şiirinde karşımıza çıkan mecazi anlatımlar, semboller mutasavvıf âşıklarca kullanılmıştır. Sufi âşıklar, çok eskiden beri şiirlerinde sevgilinin gözünden, dudağından, beninden, zülfünden bahsetmişler veya içki, çalgı, meyhane, kilise gibi Müslümanlığın geleneklerine uymayan unsurlara şiirlerinde yer vermişlerdir. Bu sözler tarikatın dışındakiler tarafından eleştirilmiş, sufiler kınanmış, küfürle suçlanmışlardır. Aslında bu tür sözler sufilerin vecd halindeki sözleridir. Eleştiriler üzerine bu tür kelimeler sufinin içinde bulunduğu durumu anlatan birer sembol olarak nitelemişler, bu açıklamayla eleştirilerden kurtulmuşlardır. Tasavvuf şiirindeki mecazi anlatımın diğer bir nedeni de mutasavvıfların gerçekleri, içlerine doğan sırları, tarikat dışındaki kişilere açmak istememelerindendir.[21] Alevi-Bektaşi âşıkların nefes, deme ve deyişlerinde kullandıkları kelime terkip ve mazmunlar klişeleşmiş söz ve bilgilerdir. Onlar bu bilgileri geçmişte yaşamış âşıklardan ve katıldıkları sohbetlerden öğrenmişlerdir. Âşıklar Allah’ın birliğini anlatırlar, insanı iyiye doğruya götürme yolu olarak niteledikleri “Hak Yolu” için şiirler yazmışlardır. Onlar yürekten bağlı bir sevgiyle Allah sevgisini şiirlerinde dile getirirler. Âşıklar dünya ve evrenin sırlarını, yaradılışın kaynağını araştırırlar. Varlığın özü ve ötesine ait düşünceleri dile getirirler. Mutlak güzelliğe yönelerek Allah’a kavuşma çabasını işlerler. Bunlar madde alemindeki güzellikten mutlak varlığa yol bulma çabasıdır. Dünyanın geçiciliğini anlatırlarken, gerçek ebedi mutluluğun yollarını ararlar. Âşıkların idealize ettikleri kâmil tiplerdir. Onlara göre ahlak insani olmayan davranışları terk ederek ilahi yaradılışa yönelmektir. Alevi- Bektaşi edebiyatı günümüzde de sürmektedir. [1] Erman Artun: Adana Aşıklık Geleneği (1966-1996), ve Âşık Feymani, Adana 1996: 13. [2] Bozkurt Güvenç: Türk Kimliği, Kültür Tarihinin Kaynakları, Ankara 1993: 138. [3] Ahmet Yaşar Ocak: Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkıbeleri, Ankara 1984: 1. [4] Abdülbaki Gölpınarlı: 100 Soruda Tasavvuf, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1969: 78. [5] Thema Larousse Tematik Ansiklopedi, Tasavvuf, c. 6, Milliyet Yayınları, İstanbul 1994: 514. [6] Abdülbaki Gölpınarlı: Alevi- Bektaşi Nefesleri, İstanbul 1992: 1-6. [7] Gölpınarlı, age. s. 78. [8] Agah Sırrı Levent: “Halk ve Tasavvufi Halk Edebiyatı”, Halk Ozanlarının Sesi Dergisi, S. 5 Ankara 1993: 25. [9] İrène Mélikoff: Uyur İdik Uyardılar, İstanbul 1994: 30. [10] Yaşar Nuri Öztürk: Tarih Boyunca Bektaşilik, İstanbul 1992: 21. [11] Rıza Zelyut: Halk Şiirinde Gerçekçilik, İstanbul 1992: 67-69. [12] Thema, agy. S. 43. [13] Nejat Birdoğan: Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik, s. 420. [14] Fatma Sezgin: "Günümüzde Şanlıurfa Kısas Köyü Aşıklık Geleneği ve Kısaslı Aşıklar” Çukurova Üniversitesi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Adana 1998: 32. [15] Piri Er: Geleneksel Anadolu Aleviliği, Ankara 1998: 1. [16] Besim Atalay: Bektaşilik ve Edebiyatı, İstanbul 1991: 88. [17] Abdülbaki Gölpınarlı: 100 Soruda Tasavvuf, s. 176-177. [18] John Kingsley Birge: Bektaşilik Tarihi, s. 104. [19] Birge, age, s. 110. [20] Şevket Özdemir: Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Hacı Bektaş-ı Veli Düşüncesinde Hoşgörü, Ankara 1995: 213. [21] Yakup Şafak: ”Tasavvufi Şiirde Mecazi Anlatımlar Üzerine”, Yedi İklim, 8 (1995) 59: 11-12
Son Güncelleme: Cumartesi, 23 Ocak 2010 09:18
 
ALEVİLİK KONUSUNDA DÜŞÜNCELER !!!! PDF Yazdır e-Posta
mustafa özbilgili tarafından yazıldı   
Cuma, 18 Aralık 2009 11:18
Tarihî bir mesele olarak alevilik “Alevi” kelimesi gibi alevilik de yeni bir mesele değil elbette. “Alevi”, İslâm toplumunun temel ayrışması ile ortaya çıkmış bir isimlendirme. Bu temel ayrışma, hilafet veya imamet ekseninde ortaya çıkmıştır. Hz. Peygamber’in vefatından sonra İslâm toplumunun riyaseti, soya dayalı (ırsî) bir uygulamaya, saltanata dönüştürülebilirdi. Yani, Peygamberimiz’in soyundan gelen yöneticiler, imamlar, halifeler olabilirdi. Peygamberimizin çocukları oldu, fakat erkek çocukları yaşamadı. Amcasının oğlu Hz. Ali, hem kızı Fatıma ile evli olmasından ötürü, hem de erkek torunlarının babası olmasıyla böyle bir mevkiye uygun düşmektedir. Fakat, İslâm toplumu, riyaset meselesini oldukça akılcı, demokratik bir tarzda ve liyakat esasına göre çözmeyi yeğledi. Hz. Peygamber’in halefi Hz. Ebubekir oldu. Daha sonra Ömer ve Osman halife oldular. Bu süreçte rıza ve biat yolu tutuldu. Hz. Ali de, her üç halifeyi tanıdı. Hulefa-yı raşidinin, reşid (akıllı, doğru yolu bulan) halifelerin sonuncusu Hz. Ali’dir. Buraya kadar İslâm toplumu, soya dayalı bir yönetim, bir hanedan yönetimi, saltanat olmamıştır. Hz. Ali’den sonra olabilirdi. Konuyla ilgili yıllarca önce yayınlanan Türkistan Türkiye Gergefinde İran (1996) kitabımızda yer alan ilgili bir bölümü biraz kısaltarak aktarmak istiyoruz: “Sünni İslâm kavrayışı şiayı, aleviliği anlamakta bir hayli zorlanır. Şiilik, bilhassa gelenekleşmiş yanıyla İslâm tarihinin katı bir menfi yorumuna dayanır. Sünniler, İslâm Peygamberi’ne, O’nun ailesine (ehl-i beyt) ve bilhassa damadı amcaoğlu Hz. Ali’ye büyük bir muhabbet beslerler. Bütün olup bitenler karşısında Hz. Ali ile oğulları Hz. Hasan ve Hüseyin’in tarafında dururlar. Yezid’i lanetlerler. Fakat bundan bugüne yönelik bir trajedi çıkarmak istemezler. Tarih olup bitmiştir, öyle veya böyle İslâm bugüne kadar çeşitli yönetimler altında sürmüştür. Hz. Ali’ye duyulan muhabbet, diğer sahabeye, bilhassa ilk üç halifeye –ki Hz. Ali de onları açık ya da zımnî tasvib etmiştir- saygı ve sevgi duymaya engel teşkil etmez. İslâm tarihi de bir kaderdir aslında. Sünni öğretisi bu kaderi zorunlu olarak kabul eder. Onun reddi veya kabulünden dinin yorumunda bir kırılma, değişme veya bozulma olmasını kabul etmez. Konuyla ilgili birçok sorunun cevabı, ‘Allah dileseydi öyle olmazdı’ şeklindedir. Burada, gerek Hz. Muhammed’in erkek evladının yaşamaması ve gerekse, sevgili kızı Hz. Fatıma’dan olan erkek torunlarının feci sonları bizim için ne kadar acı olsa da ilahî bir takdirdir. Tabiî burada konuya tersinden yaklaşırsak, Hz. Muhammed’in erkek çocuğu olsa idi, O’nun yalnız biyolojik varisi değil halifesi de olması ilk gündeme gelecek ve dava konusu olacaktı. Hz. Peygamber’in ilk halifesinin damadı ve erkek torunlarının babası Hz. Ali olmamasının da böyle bir anlamı olduğu açıktır. Hz. Ali’den sonra onun çocuklarının kutsal bir saltanat kurmaları yolu açıkken, bunun olmaması yine böyle bir bağlamda anlamlandırılmalıdır. Bu soya dayalı, dünyanın sonuna kadar sürecek bir hanedan yönetimi Kur’an’da da, Hz. Peygamber’in sünnetinde de öngörülmemiştir. Ayrıca doğrudan Hz. Peygamber’in soyundan gelen, maddî ve manevî otoriteyi elinde bulunduran bir yöneticiler silsilesinin Peygamber’den başka kişilerin hata yapmama niteliğini devam ettiremeyeceklerinden, içinde bulunacakları kötü haller yüzünden hem Peygamber’imiz hem İslâm haleldar olacaktı.” Meselenin tarihi boyutu, bugünün çözümleri konusunda elbette dikkate alınmalı. Fakat meselenin aynı zamanda bir yakın tarih sorunu olduğu da unutulmamalı. Osmanlı toplumunda aleviliğin şehirli yorumu olan bektaşilik meseleyi belli çözümlere kavuşturmuştur. Hacı Bektaş’ın, dolayısıyla Hz. Peygamber’in soyundan geldiği söylenenler “bel oğulları” ile ırsî bir bağı olmayan “yol oğulları” bir çatı içinde bulunmuşlardır. Şimdi aleviliğin meselerinden biri de seyyid oldukları, yani Peygamber soyundan geldikleri söylenen dedelerin konumudur. “Dede”lik soy takip etmekte ve dedelerin belli bilgilere sahip olması, bir öğretimden geçmesi gerekmemektedir. Modern aleviliğin çağdaşlık ve laiklik vurgusunun bugüne kadar bu konuyla ilgili yeni yaklaşımlar ortaya koyması beklenirdi. Saltanata, hanedana, monarşiye karşı olan üstüne üstlük rasyonalist ve laik olmak iddiasında bulunan modern aleviler bu konuyu nasıl yorumluyorlar veya tevil ediyorlar? “Alevi Çalıştayı” sırasında yapılan konuşmalarda bu konuyla ilgili bir ipucuna rastlamadık. (Konuya devam edeceğiz: bir sonraki yazımız “Modern Türkiye’nin bir meselesi olarak alevilik”).
Son Güncelleme: Cumartesi, 19 Aralık 2009 12:50
 
TÜRKÜLERDE HIZIR PDF Yazdır e-Posta
HASAN BİLGİLİOĞLU tarafından yazıldı   
Pazar, 18 Ekim 2009 16:50
Anadolu ve Balkanlarda yasayan Alevi-Bektasilerin inancsal ve töresel gelenekleri yasamlarinin bir parcasi olmustur..Yasadigimiz ve göclerle gelinen topraklarda hüküm sürmüs uygarliklardan günümüze ulasan geleneklerden biride HIDIRELLEZ dir.. Anadolu ve Balkanlarda yasayan Alevi-Bektasiler HIZIR a HAK ve TANRI sifatini verirler.HIZIR gece gündüz zikir ibadetlerinin en büyük ve kutsal ismidir. Halk arasinda bir cok tören ve geleneklere vesile olan HIZIR baharla ilgili cok eski bir gelenektir.Kisaca HIZIR kimdir nedir ? Halkimiz tarafindan ABI-HAYAT suyu icerek ölümsüzlüge erismis,insanlar arasinda dolasan,basi sikisanlara yardim eden bir evliya,zattir.Bahar aylarinda tabiatin canlanmasini ,kismet,bolluk getiren bir Nebi,Veli dir.Fakat kökenine dair fazla bilgi bulunmamaktadir.Anadolu Kizilbas-Alevi-Bektasilerinde HIZIR inanci ve gelenegi mevcuttur ve kuvvetle yasatilmaktadir..Darda kalan ,basi sikisan,umut bekleyen YETiS YA HIZIR diyerek seslenir ve yardim umar.. HIZIR gelenegi Türkler ve Kürtler arasinda yayginlasmis en eski ve önemli bir gelenektir.Altay Türkleri arasinda Hizir in adi " KIDIR " olup gezgin,seyyah anlaminda kullanilir. HIDIRELLEZ ( Hizir ilyas ) genelde Baharin ilk günlerinde Nisanin sonlarinda kutlanir.Kesin tarih olmamakla birlikte 20 Nisan-6 Mayis arasi olarak kabul edilir. HIDIRELLEZ günü Kadin-Erkek ,Kücük-Büyük bütün Halk cogunlukla beyaz elbiseler giyerek eglenceye yaylalara,yesillik alanlara cikarlar.Cünkü inanca göre HIZIR beyaz elbise giymistir.HIZIR in gezdigi varsayilan yerlerde gezilerek 41 cesit cicek toplanir.Türküler söylenir ,oyunlar oynanir.Baharin ilk kuzusu kesilerek hep birlikte yenir.Yenilen kuzunun " HIZIR Hakki " icin kurban edilmesi de önemlidir.Bu surette HIZIR a Tanri misyonu verilir.Elinin degdigi seylerin sifa verdigine inanilir.Bugün bu gelenek eskiden oldugu gibi yapilmiyor ve bu gelenekte yok olmakla karsi karsiya. Anadolu Alevileri kendi inancsal törenlerinde ve günlük yasamlarinda HIZIR i cagirip YA HAK diye anarlar. BOZ ATLI HIZIR cümle canlarin muradini versin,gönüllerini sen ,yuvalarini mutlu kilsin..
 
<< Başlat < Önceki 1 2 3 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 > 3